Beden Zihin Felsefesi

Çok uzunca biz zaman ben zihnimin yaşamımdaki en önemli şey olduğunu düşündüm. Hayal kurmak, düşünmek, öğrenmek, merak etmek beni cezbediyordu. Bedenim zihnimi taşımam için bir araç gibi geliyordu. Bir de bedeni öne çıkaran şeyleri sevmezdim, hani bedenimiz fanidir. Toprağa göçecektir, topraktan gelmiştir.

Kur’an da halbuki bedene ayrı bir vurgu yapılıyor. Bizlerin etimiz ve kemiğimizle yeniden yaratılcağımızdan bahseder. Et ve kemik, beden önemlidir. Kafalar içerisinde hapis bir yaşam önerilmez.

Bedenimiz zihnimizden farklı birşey. Ama bedenleri terkedip kafalarda yaşamaya başladığımızda işte bir sürü şey yanlışlaşmaya başlıyor.

Kocaman bir gülümseme yapın, hakikaten bir mutluluk hissedeceksiniz. Kollarınızı bacaklarınızı açın, gerinip kasılın, kendinize güveniniz artacak, kendi içinize doru katlanın omuzlarınızı çökertin, güvensiz hissedeceksiniz. Çünkü beden hisseder. Uyumazsanız huysuz olursunuz, koşmazsanız kendinizi özgür hissetmezsiniz.

Demeye çalıştığım eğer bedenimizle yaşamazsak, hayattan aldığımız keyif çok azalıyor. Koklayın, tadın, dokunun, hissedin. Teninizde rüzgar dolaşsın, sıcakta terlesin, soğukta üşüsün. sevdiğinizi kocaman kucaklayın.

Eğer bedenlerimizi yeterli kullanmazsak zaten başımıza gelebilecek onca hastalıktan bahsetmeyeceğim, sıkılıyorum. Ama bedenlerimize iyi bakmadığımız zaman, sadece kafa ile yaşadığımız zaman bedenlerimiz çok ilkel kalıveriyorlar.

Haydi biraz duygu farkındalığı çalışalım. Kaygı hangi duygunun ürünüdür? Korkunun. Bir sürü kaygınız olsun, borçlar nasıl ödenecek gibi mesela. Beden ne yapar? Gecenin terör saatlari denilen en karanlık saatlerde sizi uyandırır. Çünkü o saatler, saldırıya en açık en korumasız en derin uykuda olduğumuz saatlerdir. Korkuyorsak, başımıza bir saldırı gelme ihtimali vardır diye tam o saatlerde uyanırsınız ve apaçık bir zihinle oturursunuz. Kaygılarınız zihninizden tekrar tekrar geçer. Sabah ezanı okunmakta iken, yani güneş doğduğunda yani tehlike ortadan kalktığında tekrar uyuyabileceksinizdir. Zavallı beden sizi, kredi borcumu ödeyebilecek miyim? gibi bir sebeple savaşa hazır tutmaktadır. Böyle bir korku yanıtı vermektedir.

Oysa bedende zihinle aynı şekilde gelişmeli. Bedene kafa ile aynı değeri vermeli. O zaman bedenlerimizin entellektüel gelişimi kafalarımızla eş olur. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur çok haklı bir deyiş.

Bedenle yaşamaya başlayalım haydi!

Yaşam Kalitesi

Yaşam kalitesi konusunda 5 senedir çalışıyorum. İlgim başlangıçta akademikti. Ama işin içerisine girmeye başladığımda beni cezbetti.

Ecological economics dergisinde, yaşam kalitesi içi öncelikle insanın ihtiyaçlarına atıfta bulunmuşlar. İnsan ihtiyaçları da;

  • Geçim
  • Üretkenlik
  • Güvenlik
  • Sevgi
  • Anlayış
  • Katılım
  • Keyif
  • Maneviyat
  • Yaratıcılık / Duygusal ifade
  • Kimlik
  • Özgürlük

İlüzyonlar ve yalancı tatminler peşinde koştuğumuz bir dönemde yaşıyoruz. Benim de aklım kolayca karışabiliyor. Zaman zaman, özellikle çökkün olduğumda bu listeye bakıyorum. Genelde temel ihtiyaçlarımdan birini ihmal etmiş buluyorum kendimi.

Bu 5 senede o kadar çok şey biriktirdim bu başlıkların altında.

Şimdi her birine zaman ayırmak istiyorum:

Geçim:

Bu başlık altında yazarlar, yiyecek, içecek, korunma, barınak, temiz su ve havaya erişim, sağlık hizmetleri ve dinlenmeyi koymuşlar.

Belki bu kısmı okuyanlar en kolay karşılanan ihtiyaç diye düşünüyorlar. Şimdi her gün hasta bedenleri iyileştirmeye hayatını adamış bir hekim olarak ben aksini düşünüyorum. Hatta baya sinirleniyorum böyle düşünenlere.

İnsan bedeni nasıl tasarlanmış bir bakalım buyrun. Standford Üniversitesi’nden Dr. Liebermann bedenlerimizin tamamen uzun süre koşabilmek üzere tasarlandığını göstermiş. Anterior ve posterior semisürkuler kanalların, nuchal ligamanın misal, yürümekten ziyade koşmaya yardımcı olacak şekilde tasarlandığını göstrmişler. Aynı zamanda derisi bizim kadar yoğun ter bezi içeren başka bir hayvan da yok yeryüzünde. Yani dayanıklılık-uzun süreli koşularda beden ısısını dengelemeye yönelik tasarlanmışız. Örneğin hızlı koştuğunu bildiğimiz ceylan uzun mesafe koşamaz. Isı düzenlemesini sağlayamadığı için mutlaka durması gerekir.

Koşmuyoruz artık. İhiyacımız yok. O kadar çok terlemiyoruz da. Ama bedenlerimiz buna göre tasarlanmış. O zaman bedenimiz hasarlanmaya başlıyor. “Frailty” diye adlandırmış biliminsanları. “Kırılganlık” diye türkçeleştirilebilir belki ama benim gözlmlediğim hızlı bir yaşlanma ve çöküş sürecinin başlaması. Hızla kas kütlesi kayboluyor, yağ tabakasının miktarı artıyor, bununla birlikte pek çok problem geliyor. Anlatacağım daha detaylı.

Derilerimiz renk renk. Esas olarak dünyada koyu renkliler ekvatora yakın yerleşmişlerken açık tenliler kutuplara yakın yerleşmişler. İnsan gene dış ortamda yaşamk üzere taasarlanmış. D vitamini sentezi için tüm gün güneşin altında olmak gerek. Olmuyor. D vitamini eksikliği nedeni ile pek çok hastalık ortaya çıkıyor.

Yemek. Sağlıklı beslenmek hepimizin en önce başarması gereken şey. Ne yersek o’yuz çünkü. Düşünün ben bu hafta yemek yemeyeceğim diyebilir misiniz? her gün vitamin eksikliği nedeni ile ciddi deri sorunları yaşayan insanlar görüyorum. Yediklerimiz içerisinde besleyicilik özelliği kalmamış. Üstelik pek çok hastalığı tetikleyen toksinler ihtiva ediyor.

Buzdolabı ile savaşmak

Savaşma seviş ti uzun süre hayat mottom. Sevmek zira benim için önemli. Son günlerde kendimi buzdolabı ile savaşırken buldum.

Neden?

Şimdi bu blogda yazdığım herşey bir şekilde birbiri ile ilintili. Yazabildikçe ilintileri daha iyi anlatabileceğim.

İnsan ne yiyorsa odur. Düşünün herşeyi bırakabilirsiniz, yemek yemeyi bırakamazsınız. Çünkü bedenim diye bildiğiniz şeyi oluşturan herşey sürekli bir yeniden yapım sürecinde. Ve hergün yediklerinizden yeniden üretiyorsunuz kendinizi.

Ama bizim sindirim sistemimiz yok. Eskiden bana var diye öğrettiler. Bir de nedense hiç sevmem hiyerarşiyi, insan ekolojik hiyerarşinin tepesinde dediler. Halbuki ekolojide hiyerarşi yoktur. Beslenmek gibi pek önemli bir meseleyi biz kimbilir kaç bi sene evvel, sevip güvendiğimiz tek hücreli dostalara bırakmışız. Yani onları bir şekilde baştacı etmişiz. Bizim metrelerce uzunluktaki barsak sistemimiz bir sindirim boşluğu aslında. Orada bakteriler, mayalar falan bizim için gıdaları sindiriyor. Peki nasıl birşey bu sindirim işi?

Aynen mayalamak gibi bir şey. Nasıl turşu kuruyoruz, sirke yapıyoruz, ekşi maya bakıyoruz. Boza, şalgam, hardaliye yapıyoruz. Sindirim işi de benzer bir şekilde işliyor. Mesela lahana turşusu hemen olsun istersiniz. O zaman küçük küçük kesersiniz lahanaları. Biz de sindirim işini hızlandırmak için iyice çiğneriz önce. Sonra evvela ağızda katarız içerisine mayaları, tükrük içerisinde bulunan.

Yoğurt için peynir için sıcacık sararsınız etrafını. Bebeklerde gözlemlemek çok kolay. Sütü emerler sonra hemen peynir ederler midelerinde. Peyniri zira bir aynı mantıkla yaparız: Sütü inekten sağar sonra şirden denilen bebek buzağının midesindeki enzim ve bakterilerden elde ettiğimiz maya ile karıştırırız belli sıcaklıkta. Bebekte annesinin sütünü hemen peynir yapar. Kustuğunda peynir kusar, dikkat etmişsinizdir.

Yani beden aslında koca bir maya kazanı. Mayalandıkça sindiririz biz. Doğru mayalayabilirsek işte o gıdadan vitamin mineral ve besin yapıtaşları elde ederiz ve bedenimiz gökçelenir.

Doğru mayalanmazsa ne olur? Düşünün turşuları, diğer mayaları? Vejeteryan değilseniz sucuk gibi fermente etleri düşünün. Çürür! Korkunç, çürümüş sebze bir nebze ama çürümüş süt ve et! Tiksindirici.

İşte mayalayamazsak besinler 37 derece sıkcaklıkta kötü bakterilerle karşılaşır ve çürümeye benzeyen bir iş olur. Bedenlerimiz bu çürüme işinin önüne geçebilmek için ortamı iyi hazırlamıştır. Nasıl bir birşey çürümesin diye tuzluyoruz yok efendim limon tuzu ekliyoruz ya. Bedenlerimizde mide asidi gibi bazı şeyler üretip baya bildiğimiz kokuşa kokuşa çürümenin olmasını engelliyor. Ama ortamı ne kadar iyi hazırlarsa hazırlasın, eğer sağlıklı bakteriler ve mayalar yok ise sindirim işi cidd bir şekilde sekteye uğruyor.

Böylece bizim için faydalı olması gereken gıdalar zararlı hale geliyor.

Bu noktada ben üç şey ile savaşıyorum. Birincisi zehirli gıdalar. Düşünün evde herhangi bir şeyi mayalarken içine tarım ilacı ekleseniz o şey mayalanır mı? Zehir gıdalarla birlikte barsaklarımıza ulaşıyor ve orada bizim dost bakteri ve mayalarımızın ölmesine neden oluyor.

Koruyucu maddeler ve rafine şeker. Koruyucu maddeler besini öldürüyor. Biz yaşam yemeli yaşamımızı gökçelendirmeliyiz diyorum ya. Ölmüş gıda yememeliyiz o sebeple. Gıda, yaşam gibi değişmeli dönüşmeli. Düşünün mercimek, bir besin deposu, çimlendiriyorsunuz başka başka müthiş besinler üretiyor. Büyürse başka mercimekler verecek bir yaşam merkezine dönüyor. Mayalarsanız başka başka vitaminler çıkıyor. Değişip dönüşüyor. Bedenlerimizde de dönüşüm yolculuğuna devam edebilmeli ki sindirilebilsin ve bedenlerimizi de değişip dönüştürsün. Katkı maddesi eklediğimizde o ölüyor. Değişip dönüşme kapasitesini yitiriyor (büyük oranda) çünkü. O zaman bedenlerimize faydalı olabilme kapasitesi azalıyor ve bize de ölümünden ölüm veriyor. Hali hazırda yaşamın üretilip çeşitlendiği barsaklarımıza zarar vererek.

Bunları zaten biliyoruz. Ben son zamanlarda bir de buzdolabına savaş açtım. Ekolojik ayak izi falan zaten sinirlerime dokunuyordu. Çok yer kaplıyor, hantal diye de pek sevmiyordum. Buzdolabı ne yapıyor? Bizim mayalama işimizi gereksiz bıraktığını iddia ediyor. Böylece sindirimi dışarıda başlatamıyoruz. Yaşamı çoğaltıp yemek yerine eksiltip yiyoruz.

Ben mikrobiyata (barsak sakinleri) bozukluğu olduğunu düşündüğüm hastalara 1 ay herşeyi mayalayarak yiyin diyorum. Alışması da dönüşmesi de zor olan bir durum. Müthiş güzel sonuçları var. Pırasa topladınız, hemen laktofermente edin, en az 48 saat sonra yiyin. süt içmeyin de yoğurt yiyin, lahana yemeyin de turşu yiyin, et yemeyin de sucuk yiyin. Komposto suyu değil de probiyotik gazoz için. Bedenlerinize yaşamı davet edin, değişip dönüşsün. Sizi de dönüştürsün. Tabi bir cildiyeci olarak bunun sonuçlarını gözlemlemek çok keyifli. Zamanla kuvvetlenen ışıldayan saçlar, sağlam tırnaklar ve güzel bir cilt. Vitamin, minerallerce zenginleşmiş ve yangısı (inflamasyonu) azalmış bir beden.

İşte buzdolabı bu fermente işlere gerek yok diyor. Sen sütü koy içime ben onu süt olarak tutarım ne gerek var kefir etmeye yoğurt etmeye peynir etmeye diyor. Lahanayı koy ben bir ay lahana olarak tutarım ne gerek var turşu etmeye diyor. Elmayı koy ben bir sene tutarım sirke etme diyor. Bezelyeyi buzluğuma alırım diyor. Kolay da geliyor. O öyle diyor ben yok illa mayalayın diyorum. He he. İşin şakası bir tarafa, mayalayın yahu. Ama mayalamak öyle değişiklik olsun diye bir küçük lokma değil. Herşeyi mayalın. Koymayın buzdolabına. Eve giren ve o gün bitmeyecek herşeyi mayalayın. Böylece sürekli maya yemiş olacağız. Yaşam yemiş olacağız. Değişip dönüşeceğiz. Daha iyiye ve güzele.