Bir takım sağlıklı tarifler-1: Şekersiz Kek

1 ayva rendesi (Müjde’nin verdiklerinden)

1 portakal kabuğu rendesi

3 mandalina suyu

1 bardak yoğurt kaymağı (Gülsen ablanın sütünden kendi yaptığım yoğurdun kaymağıdır)

1 çay fincanı keçi boynuzu unu (Mehmet Tover, Çıralı’dan)

1,5 çay fincanı beyaz siyez unu (Oğuzhan Çiftliği’nden, Yozgat’tan)

1 çay bardağı aspir yağı (Oğuzhan Çiftliği’nden)

2 tane yumurta (bizim tavuklardan)

1 çay kaşığı tepeleme karbonat

1 tatlı kaşığı tarçın

Hepsi karıştırılıp borcama yayılır ve ısıtılmış fırında 180 derece pişirilir. Kek hafifçe soğuduğunda üzerinde Şenköy’den Şöhret Abla’dan aldığım leziz dut pekmezi gezdirilir. Enfes, şahane, az glutenli, hiç şekersiz, sevgi dolu bir kek yapılır.

Ben birini, birilerini sevdiğimde, sevgimi ifade etmek için yemek pişiririm. Hekim olarak hastalıkları iyileştirmeye çalışıyorum. Ama aşçı olarak sağlığı pekiştiriyorum. Bu bence sağlığı ve afiyeti sanatla kutlamak. E her sevmek, kutlamak gerektirir zannımca.

Bir de yemeklerimin bir hikayesi olmasını seviyorum.

Yaşam Kalitesi

Gene bu çarşambanın en güzel sunumlarından biri İpek’ten dinlediğimiz yaşam kalitesi sunumuydu.

Yaşam kalitesinden bahsedeceksek ilkin anlamamız gereken yaşam kalitesidir.

İnsanın ihtiyaçlarının sınırsız, değişken, zamana, kültüre ve çevreye göre değişken olduğu düşünülürmüş bir zamanlar. Ancak bu düşünüşün, insanın temel ihtiyaçları konusunda asılsız olduğu gösterildi. Temel insan ihtiyaçları çağlar boyunca ve kültürler arasında değişkenlik göstermez. Tüm insanoğlu için ortaktır. Zamana, kültüre veya çevreye göre değişken olan, ihtiyaçların karşılanma biçimi ve kişinin algısıdır. 

Abraham Maslow (çok severim kendisini) bir sürü güzel şey söylemiş. Söylediği güzel şeyler içerisinde insanın temel ihtiyaçları da var. Hiyerarşik değildir bence ihtiyaçlar ama Maslow gibi hiyerarşik olduğunu düşünen de olabilir. Mesela bazen insan için kimlik o kadar önemlidir ki, kimliğini açıklar ve sırf bu nedenle yaşamı tehlikeye girer. Yani kimlik de, güvende olmak kadar önemlidir bence. Veya eğlenmek, kutlamak temel ihtiyaçlar kadar önemlidir gene bence. Maslow, motivasyon teorisinde, insanın varoluşunun gereğini tamamlaması için, doğasının gerektirdiği tüm ihtiyaçların karşılanması gerektiğini savunur. Ona göre, bir alt basamaktaki ihtiyaç karşılandıktan sonra ancak üstteki ihtiyaç karşılanabilir.

Tay ve Diener adlı iki araştırmacı, Maslow’un hiyerarşik olarak betimlediği insan ihtiyaçlarının küresel ölçekte varlığını 123 ülkede 60 865 kişide araştırmışlar. Sonunda ihtiyaçların küresel ölçekte insanlar arasında ortak ve değişmez olduğu göstermişler. Bir de ihtiyaçların hiyerarşik olmadığını göstermişer. İnsanın iyilik halinin sürdürülebilmesi için her bir ihtiyaç diğeri ile eşit ölçüde önemlidir demişler ve benim gönlümü kazanmışlar.

Max-Neef, Nussbaum ve Glover insanın temel ihtiyaçları konusunda mühim katkılarda bulunan, çok saygı duyduğum diğer araştırmacılardır. Bu araştırmacılar da der ki, fiziksel ihtiyaç dışında ki bu sağ kalımın devamı ile ilintilidir, ihtiyaçlar hiyerarşik değildir. İhtiyaçlar birbirleri ile ilişkili ve etkileşim halindedir derler. Temel insan ihtiyaçları belirli sayıda ve sınıflanabilirdir de derler

Constanza ve ekibi bütünsel bir yaklaşımla insan ihtiyaçları listesini yeniden yapılandırmışlardır.  Tabloda tanımladıkları temel ihtiyaçlar ve tanımları (ihtiyaç gidericiler) verilmektedir (Tablo-1).

Tablo  1: İnsanın temel ihtiyaçları ve tanımları (Constanza’nın metninden uyarlanmış) 

Temel İhtiyaçlarTanımları (İhtiyaç Gidericiler)
Fiziksel İhtiyaçlarBarınma, beslenme, temiz hava ve su gibi yaşamsal ekolojik kaynaklar, sağlık, dinlenme, ..
Soy AktarımıKültür aktarımı, ev yapımı, çocukların ve gebe kadınların bakımı 
GüvenlikEvde ve toplumda şiddetten korunma, gelecekte de fiziksel ihtiyaçların güvenliği, zorlu ekolojik eşiklerden güvenli bir şekilde uzakta olmak, doğa ile bağlantı, hasta ve yaşlıların bakımı
Sevgi ve bağlantı“Kendimiz dışında kişi ve şeylere sahip olmak sevmek  ve sevdiklerimizin kaybı durumunda yas tutabilmek” (Nussbaum) Saygı, hoşgörü, cömertlik, tutku, vericilik, dayanışma 
AnlayışBilgiye ulaşma, sezgi ve akılcılık 
KatılımDünyaya anlamlı bir katkıda bulunmak politika, toplum ve sosyal hayat üzerinde katılım ve bir miktar kontrol olması
DinlenceDoğaya erişim, seyahat, gevşeme, huzur, yaratıcılık 
Maneviyatİnanç, manevi bağlantı, manevi birlik bilincine erişebilme 
Yaratıcılık/ duyguları ifade etmeOyun, hayal gücü, Play, imagination, icat kabiliyeti, sanatsal ifade
KimlikAidiyet, farklılık, dahil olma, önem verilme, tanınma, toplumdaki konum 
Özerklik“Kişinin, bir başkasın değil kendi hayatını yaşabilmesi. Bu evlilik, çocuk doğurma, cinsi ifade, konuşma ve meslek gibi kişisel ve kendisi ile ilişkili seçimlerde karışılmamasının kesin bir temini olduğu anlamına gelmektedir” (Nussbaum) 

1.2 İnsanın temel ihtiyaçlarının karşılama şekilleri:

İnsanın temel ihtiyaçlarının değişmez ve ortaktır. Ancak farklı zaman dilimlerinde, farklı kültürlerde veya farklı çevrelerde ihtiyaçların karşılanma biçimleri değişkenlik gösterir. İhtiyaçların karşılanma süreci, tamamlayıcı, eş zamanlı veya ödünleşimli olabilir. İhtiyaçlar kişisel, çevresel ve sosyal olmak üzere 3 bağlamda karşılanırlar. İhtiyacın hangi bağlamda karşılandığı ve karşılanmasının kalite ve yoğunluk derecesi zamana, mekâna ve durumlara göre değişebilir.

Şilili ekonomist Max-Neef,  ihtiyaçların karşılanma şekillerinde sınıflandırılabilir farklılıklar olduğunu söylemiştir. Aşağıda bu farklı tiplerin bir listesi bulunmaktadır:

1-Yıkıcı tip: İhtiyacın karşılanması için geliştirilen yöntem ile ihtiyacın kendisi yok edilir. Bu daha çok güvenlik ihtiyacının karşılanmasında ortaya çıkar. Örnek olarak halkın güvenlik ihtiyacını karşılanması için oluşturulan ordu ile halka zulüm uygulanan diktatörlük rejimleri verilebilir.

2-Sahte tip: Başvurulan yöntemler ihtiyacı tatmin etmekten uzak olup, daha çok bir ilüzyon niteliğindedir. Bu günümüz reklam endüstrisinde ve propagandalarda sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Örnek olarak: “Zamanı satın alın”, “Tanrı için alışveriş yapın”, “Sınırlarınızı satın alın”,  “Geleceğinizi hackleyin ve yaşlanmanın önüne geçin” gibi sloganları içeren reklamlar verilebilir. 

3-Bastırıcı: İhtiyacın aşırı derecede karşılanır ve bu şekilde diğer ihtiyaçlar baskı altında kalır. Bunlar genellikle köklü gelenekler, alışkanlıklar ve ritueller nedeniyledir. Ancak tam zıttı olan sınırsız serbestlik de örnel olarak verilebilir; özerklik ihtiyacı aşırı karşılanır. Ancak sevgi ve bağlanma, güven, kimlik ve katılım ihtiyaçları bastırılmış olur.

4-Tek tip: Tek bir ihtiyacı karşılar ve diğer ihtiyaçlar dikkate alınmaz. Buna küratif tıp örnek verilebilir, kişinin fiziksel ihtiyaçlarını karşılar ancak hastalık sebebi ile etkilenen diğer ihtiyaçlarına yönelik yaklaşım önermez. Bir diğer örnek sevgi ihtiyacının karşılanması için alınan hediyelerdir. 

5-Sinerjistik: Aynı anda pek çok ihtiyacı karşılayacak yöntemler bu başlık altında toplanır. Max-Neef bu noktada bebek ve anne örneğini verir. Bebeğe bir şişe mama vermek bebeğin fizyolojik açlık ihtiyacını giderir-tek tipte bir ihtiyaç gidericidir. Ancak eğer bebek emzirilirse açlık, korunma, sevgi ve kimlik gibi pek çok ihtiyaç aynı anda giderilir. 

Makul miktarda karşılanmayan her ihtiyaç, insanda patolojiye yol açar. İhtiyaçların uygun ve makul karşılanabilmesi için, karşılanma biçimleri tanınmalıdır. 

Peki Nedir Yaşam Kalitesi?

Benim kabul ettiğim, Constanza ve ekibinin tanımladığı şekliyle yaşam kalitesi: İnsanın temel ihtiyaçlarının ne derece karşılandığı ve bundan kişinin/toplumun öznel tatmin algısının ne kadar olduğudur. Görüleceği üzere, bireyin/bireylerin zihinsel kapasitesi, kültürel altyapısı, bilgi seviyesi, eğitim durumu ve mizacı YK algısında önemli değişiklikler yapabilir.

Kronik hastalıklar çağında yaşayan hekimler olarak bizler, ne yazık ki bu hastalıklarda şifa sağlayamıyoruz. Sürekli ilaç tedavisi ile hastalıkları yatıştırıyoruz. Bunu yaparken de hedefimizi hastaların yaşam kalitelerini yükseltmek olarak tanımlıyoruz.

Yaşam kalitesi ile uğraşacaksak, evvela yaşam kalitesi kavramını iyice bilmeliyiz. Sonra beni bilirsiniz, bilmek değil yaşamaktır esas olan.

Yaşam Kalitesi Çalışmaları-1: Duygular Ne İşe Yarar?

Çarşamba günü, ilk gözağrım öğrencilerimle güzel bir öğleden sonra toplantısı yaptık. Sevgili Gizem ve İpek bize yaşam kalitesi, duygu ve ihtiyaçlardan bahsettiler.

Tabi kaynaklarımız: claireözel.wordpress.com/turkce/yurekten-iletisim/

Bugün, Gizem’in de çok başarılı bir şekilde anlattığı duygu farkındalığından bahsedeceğim. Aslında oldukça interaktif bir sunumdu. Ben herkes konuşurken şunu farkettim. Bu kadar önemli olan bu duygularımızın ne işe yaradığı konusunda ne kadar az şey biliyoruz?

Şimdi duygularımızı başlıca insanı harekete geçirenler ve hareketsiz bırakanlar olarak ikiye ayırmak istiyorum.

İnsanı harekete geçiren duygular, tahmin edebileceğiniz gibi coşku, neşe gibi duyguları kapsayan mutluluk, merak bir de öfke. Bunlar hayattaki itici güçlerimizdir. Kocaman bir ateş topu gibidirler. Hayatımıza renk katar ve yön verirler. Ancak ateş topu olduklarından, iyi yönetilmezlerse başımıza iş açma ihtimalleri de epeyce yüksektir. O nedenle kimileri bunları toptan bastırmayı ve yasaklamayı ister. O zaman keyifsiz ve hissiz bir hayat yaşarsınız, tercih edenlere kolay gelsin. Kimileri de bu duygulara kapılıp her yeri yakıp yıkmayı tercih ederler. Onlara da kolay gelsin. Ben ustalıkla yönetebilmeyi ve keyifli bir hayat yaşamayı salık veriyorum tabi.

Neden öyle diyorum? Çünkü herkes yaradılıştan biriciktir. Böyle derdi hacıbabam. Ve kendi biricik yolumuzu bulabilmemiz için içimizdeki ilhama kulak vermeliymişiz. Nereden anlayacağım o ilhamı diye düşünürdüm çocukken. Vahiy mi gelecek, yok. O zaman bana söylesen hacıbabacığım nasıl yaşayım ne yapayım? O da bana dedi ki, merakını cezbeden, seni peşine takıp sürükleyen, yüreğini ateşleyen şey senin yaradılışından gelir. Ve o ateş topunu, kendimi, başkalarını yakmadan ustalıkla yönetebilmeyi elinden geldiğince öğretti. Elimden geldiğince öğrendim. Allah’ın rahmeti üzerinde olsun. Şimdilerde, akademide, hekimlikte, çiftçilikte ben bu ateşi yaşıyorum, çok şükür.

Peki duyguları tanıyalım biraz. Daha evvel de biraz bahsetmiştim. Beden ruhtur derler, hisseder. Akıl anlamaya çalışır ama hissettiremez. Yani akıl dese size, git şuna aşık ol diye, dinler mi beden? Öfkelenme dese akıl dinler mi beden? Üzülme dese dinler mi? Yok arkadaşlar dinlemez. Beden, ruh, asidir. Akıl ona saygı duymalı yapabilirse anlamalıdır.

O zaman haydi duygu farkındalığı:

Öfke neden ortaya çıkar? Haksızlığa uğradığımız zaman ortaya çıkar. O nedenle öfke önemlidir. Hakkınızı savunmanız gerektiğinde düşünün, susup otursanız savunamazsınız kendinizi. Hakkınızı daha az tepki ile başarılı bir şekilde savunma ihtimaliniz varken aşırı tepki verirseniz de savunamazsınız.

O nedenle öfkelenince bir durmak lazım. Bu müthiş enerjiyi bir kenarda tutmak lazım biraz. Bu enerjiyi kullanacağız. Ama ne olmuş? Hangi hakkımız yenmiş? Hangi ihtiyacımızda bir sorun var? Bul, sonra akılla sohbet et. Bu konuda ne yapmalı? En akıllı stratejiyi belirleyince, ne kadar zor olursa olsun, o enerjiyi kuşanıp haydi harekete geçmeli. Öfke etkili kullanıldığında kişinin en iyi silahlarındandır.

Misal kıskançlık öfkenin uzantısı duygudur. Bir kişiyi kendimize hak görürüz. Bu benim deriz. Bu benim, mesela, neden benim istediklerimi yapmıyor? Öyleyse o zaman durup akılla bir sohbet etmeli. Sen sevdiğinin ruhunu, bedenini eline mi geçirdin? Yok, dur. O zaman, aklı başı yerinde biriyseniz o enerjinin sönüp kaybolduğunu görürsünüz.

Peki kaygı hangi duygunun uzantısıdır? Korkunun! Düşünün, kaygı ile uyandınız. Yarınki sınavda ne yapacağım? Gece 2,5-3 gibi uyanırsınız ve güneş doğduğunda yani ezan sesi ile tekrar uyuyabilirsiniz. Çünkü korkuyorsunuz. Korkunca beden saldırıya uğrama ihtimali en yüksek olan saatte uyanır. Ve tehlike geçene kadar geri uyumaz. Biz tarihimiz boyunca hep gecenin terör saatleri denilen, herkesin uyuduğu ve en zifiri karanlığın olduğu saatlerde yani 2,5 ile güneşin doğuş zamanı arasında saldırıya uğramışız. Sınav kaygısı size o saatte saldırmaz ama beden korkmaktadır.

Korku, insanı harekete geçirmez. Sindirir. Bu nedenle beden korkuyorsa, bedeni telkinle değil, bedenin kendisini güçlendirmek gerek. Yani beden ben kendimi savunabilirim diyecek. Azıcık tepip dövmeyi bilecek yani. O zaman sınavdan korkmaz. Sınava da çalışmak lazım tabi. Akılla beden işbirliği yapacak yani. Sade akıl değil, sade beden de değil.

Üzüntünün sevgiden geldiğini de söylemiştim. Daha önceki blog yazılarımda bulabilirsiniz.

Duyguları farkedince ne olacak. Biraz duracağız. Ben ne hissediyorum. O duyguda boğulmadan evvel tanımak işe yarayabilir. Korkuyorsam, korkmayım korkmayım diye zaman kaybetmeyin. Korkuyorum, kendimi nasıl koruyayım deyin. Ders çalışın, yeterli çalıştıysanız azıcık tepip dövün bir kum torbasını. Biraz koşun. Öfkeliyseniz durun bakın hangi hakkınıza bir tehdit erişmiş. Bir durun, ne yapsanız en etkilisi olur. Sonra enerjinizi kullanın. Merak ediyorsanız da durun, aşıksanız durmayın ama, aşk çok nadir, çok biricik:)

Duygular bu kadar azıcık değil tabi. Kat kat, katman katman. Gizem diyor ki, sevgi ve güven olursa aşk oluyormuş mesela:) Yukarıdaki linkten Claire abla’nın Yürekten İletişim ekibi ile yaptıkları duygu ihtiyaç listesini bulabilirsiniz. Orada çeşit çeşit duygular var. Daha çok bizi zorlayan duygular var. Onlara negatif duygu diyoruz. Kendimizi kötü hissettirenler.

Çünkü kötü hissettiklerimiz genellikle karşılanmayan ihtiyaçlarımız nedeni ile ortaya çıkıyor. O zaman, yani kötü hissimizi, duygumuzu tanıyınca bir adım geriye gidip biraz durduktan sonra temel ihtiyaçlarımızı bir gözden geçirmek gerek.

Temel ihtiyaç ne demek? İhtiyaç haktır! Temel ihtiyaçlar haktır! İhtiyaçlar evrenseldir. Manfred Max Neef ihtiyaçların birbirlerine üstünlüğü yoktur der, ben ona katılırım. Hatta Constanza ve ekibinin temel insan ihtiyaçları üzerine olan derlemesine daha çok katılırım. Maslow ihtiyaçlar hiyerarşiktir der. Bazıları Maslow’a katılır. Yok ben hiyerarşiyi sevmem. O nedenle Gizem en hakiki duygumuz nedir diye sorduğunda hemen atıldım. Duygularda da, ihtiyaçlarda da ‘en’ diye birşey yoktur bence.

Claire abla’ nın bloğundan alıntı yapıyorum şimdi, ihtiyaçlar belli bir kişinin, belli bir davranışına bağlı olamaz. Bir ihtiyacı karşılamanın pek çok yolu olabilir, herkesin ihtiyacını karşılayan çözümler yaratılabilir. İhtiyacını karşılama yolu ile ihtiyaç farklı şeylerdir. Örneğin mantı bir ihtiyaç değildir, beslenme ve keyif ihtiyacımızı karşılamak için kullandığımız yollardan biridir. İhtiyaçlarımız, isteklerimizden, arzularımızdan farklı birşeydir.

Temel İhtiyaçlar (Constanza ve ark’larından alıntı)

Temel İhtiyaçlarTanımları (İhtiyaç Gidericiler)
Fiziksel İhtiyaçlarBarınma, beslenme, temiz hava ve su gibi yaşamsal ekolojik kaynaklar, sağlık, dinlenme, ..
Soy AktarımıKültür aktarımı, ev yapımı, çocukların ve gebe kadınların bakımı 
GüvenlikEvde ve toplumda şiddetten korunma, gelecekte de fiziksel ihtiyaçların güvenliği, zorlu ekolojik eşiklerden güvenli bir şekilde uzakta olmak, doğa ile bağlantı, hasta ve yaşlıların bakımı
Sevgi ve bağlantı“Kendimiz dışında kişi ve şeylere sahip olmak sevmek  ve sevdiklerimizin kaybı durumunda yas tutabilmek” (Nussbaum) Saygı, hoşgörü, cömertlik, tutku, vericilik, dayanışma 
AnlayışBilgiye ulaşma, sezgi ve akılcılık 
KatılımDünyaya anlamlı bir katkıda bulunmakpolitika, toplum ve sosyal hayat üzerinde katılım ve bir miktar kontrol olması
DinlenceDoğaya erişim, seyahat, gevşeme, huzur, yaratıcılık 
Maneviyatİnanç, manevi bağlantı, manevi birlik bilincine erişebilme 
Yaratıcılık/ duyguları ifade etmeOyun, hayal gücü, Play, imagination, icat kabiliyeti, sanatsal ifade
KimlikAidiyet, farklılık, dahil olma, önem verilme, tanınma, toplumdaki konum 
Özerklik“Kişinin, bir başkasının değil kendi hayatını yaşabilmesi. Bu evlilik, çocuk doğurma, cinsi ifade, konuşma ve meslek gibi kişisel ve kendisi ile ilişkili seçimlerde karışılmamasının kesin bir temini olduğu anlamına gelmektedir” (Nussbaum) 

İhtiyaç haktır lafı benim için çok önemli. Mesela eğlence, dinlence. Hep ders mi çalışalım, ya da hep dertlenelim mi hastanedeyiz diye. Yok eğlenelim. Kutlayalım. Mesela geçtiğimiz güzel çarşamba günü, benim ilk göz ağrım öğrencilerimle kutladık bu 3 haftayı, birlikte öğrenmemizi. Uğur bağlama çaldı, Sinan, Gökhan, Enes, İpek söyledi. Ben bile söyledim hatta. Ben güzel yemekler yaptım, en çok İsmail yedi. İsmail’in yarın sınavı güzel geçecekmiş. Umarım.

Temel ihtiyaçlarımızı karşılamazsak, karşılamasak da bişey olmaz desek bile, olur. Kötü hissederiz, yolumuzda ilerleyemeyiz istediğimiz kadar. Bizi aşağı çeker.

Şimdi ben gene hacıbabamın sözleri ile bitireyim, onu anayım, özleyeyeyim. Her birimizin biricik hayatı var. Hepimiz bu biricik hayatı, kendi biricik üslubumuzla çizmeliyiz. Hayat ulaşılacak bir yer değil, çıktığımız yoldur. Hiç bir zaman durmaz hayat. Hepinize, güzel bir yolculuk diliyorum.

Primum non necere ‘den çektiklerim

Hipokrat yeminin ilk maddesi, hekimleri olarak bizleri bağlayan en önemli ilkemiz: Öncelikle zarar vermemek.

Daha dün 6 yaşındaki kızım akşam yemeğinde bana Allah bizi neden yaratmış diye sordu. Bu çocuk beni çok şaşırtıyor. Başkaca da sorduğu bir sürü soru içerisinde, bu soru beni alıp kendi çocukluğuma götürdü. Kalbim bazen çok acırdı çocukken, bu kadar acı ve zulmün olduğu Dünya’ya bakarken. Ben de rahmetli Hacıbaba’ma sorardım Allah bizi neden yaratmış diye. O bana sevgi dolu gözlerle bakıp derdi: “Sevgiden ötürü.”

Hatta ayeti de öyle Türkçe’leştirirdi: Yaşam sevgi ve ilgiden ibarettir.

Böyle büyüdüm yani. Böyle inandım. Yaşam sevgidir. Sevmek yaşamdır.

Hakikaten bir zamandır farkındayım ki, sevgi kişinin yaşamını genişletiyor. Şöyle ki, bedenimizi severiz. Bu sevginin farkında değilizdir. Ama bir zarar geldiğinde canımız acır. Canımız öyle çok acır ki ortalığı inletiriz. Ben her gün görüyorum işte hastanemde.

Sevince insan, bedeninin sınırları genişliyor. O sevdiğimizi de katıyoruz kendilik tanımımıza. Bundan ben çok sevdiğime benim derim. Benim demem, onun ruhunu bedenini filan ele geçirmemden değil. Kendilik tanımıma sevdiğimi de katmamdan. İşte bu sevdiğimize de bir zarar dokunursa hatta sevgimize bir zarar dokunursa canımız öyle çok acıyor ki. Aynı şey diyorum ya işte. 

Peki sevgiyi tanıyor muyum? Yaşamı tanımak ne kadar elzemse bir hekim olarak, sevgiyi tanımak da o kadar elzem. Yani ben sevgiyi, şiddetten veya şehvetten ayırabilmeliyim. Ayırıyorum da. Peki ne yapmalı sevgiye? Yani mantık kurallarını alalım, ölçelim biçelim, ömür belirleyelim, kader yazalım öyle mi? Ne yapalım sevgiyi tanıdığımızda? Yaşamı tanıdığımızda ne yapıyoruz? Oturup bu can neden dünyaya geldi, ne kadar yaşar, hangi hastalıklara yakalanır bunu mu düşünüyoruz? Yok, kutluyoruz. Kutsuyoruz, ilahi birşey çünkü. Sevgi gibi. Aklımıza gelenler oluyordur elbet, tonla felsefe sorusu. Onlar da gelsin ama biz hekimler saygı duymalıyız. Bir de zarar vermemeliyiz. Çünkü sevgidir, yaşamdır, kendilik tanımımızın uzamasıdır. Ucu bizim canımıza dokunmaktadır. 

Primum non necere burada beni, canımın en tatlı yerinden yakalıyor. Yani yaşama saygımla, sevgiye saygım bir. Bazen koruyamıyoruz, bu başka. Elimizden gelmiyor. Hekim olarak çok üzülmüşlüklerim var. Deneyimlerim bana şunu söylüyor, zarar vermediysem, elimden geleni yaptıysam gerisi çokça tefekkür. Yitirdiklerimiz, bir zaman yaşamdıysa, sevgiydiyse, vardıysa yani; ama kiyafet etmediyse ömürleri, ebediyete kadar var olmaya devam edecekler gene de. Ve Allah onları koruyacak. Ben öyle inanıyorum.

Fermentasyon Günlükleri-1

Bugün yanımda müthiş mükemmel öğrencilerim vardı. Merak ediyordum hocalarım bana baktığında ne görüyor diye eskiden. Şimdi ben bir hoca olarak görmeye başladım. O kadar zor değil geleceği görmek, nasıl müthiş doktorlar olacaklar! Ne güzel derinlikleri var. Ve bu sürece katkımın olması beni mutlu ediyor.

Her atölyemin ardından bana bu bilgileri nereden buluyorsunuz biz de okuyalım diye soruyorlardı. Ben de internet bilgi ile dolu neden okumuyorsunuz diye cevaplıyordum. Bugün bu mükemmel tıp öğrencilerim be sordu aynı soruyu. Sonra farkettim ki ben bilgileri çok acayip yerlerden buluyorum. Yani bir bakayım diye giren, en esaslısından (en esaslılar benim öğrencilerim tabi ki) tıp öğrencisinin bile aklına 15. yüzyıl gastronomi kitaplarına bakmak gelmez tabi. 

O zaman iş başa düşüyor. Hadi bakalım, biraz ekoloji, tıp, mikrobiyoloji ve fermentasyon anlatayım. 

Fermentasyon nedir? Buzdolabı ile savaştığım günlerden hatırlayın (önceki yazımın başlığına kendimce atıf yapıyorum). 

Hekimliği kocaman bir tutku ve merak ile yapıyorum. Hastalarımın her biri bir yaratım harikası ve şifa vermek müthiş keyifli. Bir insanın acısını dindirmek, hayat rotasını değiştirmek. Bugün KTÜ’den Doç Dr. Deniz Aksu Arıca ile telefon’la konuşuyordum, 28 yaşında takip ettiğimiz tatlı bir hastamız hakkında, bana “O hastanın hayatını sen kurtardın Hilayda, ellerine sağlık” dedi. Mütevazı olayım estağfurullah. Ama benim varlığımın o tatlı hastamın hayatında inanılmaz bir etki yaptığını biliyorum. Yani hakikaten keyifli bir iş.

Çiftçilik de benim diğer bir mesleğim. Hatta çiftçi olmasam, iyi bir doğa gözlemcisi olmasam sanıyorum bugün başarılı bir hekim olamazdım. Çünkü doğadaki kurallar esastır. Çoğu zaman bizim yaşadığımız sanal dünyalarda uydurduğumuz sanal kuramların hakikatine iman ediyoruz. Yanılıyoruz ve bizim yanılsamamız insanların hayatına etki ediyor. Demem o ki, işini iyi yapmak isteyenlerin doğayı gözlemlemesi esastır. 

Bir de mutfak var.Maharetlerimi kullanmaktan en keyif aldığım özel mekanım. Orada şifa mı yapıyorum, meşk mi yoksa yemek mi bilemiyorum. Bazen, ekşi ekmek yaptığım günlerde hele, boks yaptığımı sananlar bile oluyor. Bakır teknede ekmek dövmek bilek kuvveti istiyor. İşte, mikrobiyata bana bu 3 tutkumu birleştirme yeteneği verdi. O nedenle mikrobiyatayı çok seviyorum. Şimdi, önümüzdeki çarşamba muhtemelen bir mikrobiyata oturumu yapacağız. İşte benim gözümden mikrobiyata:

Seneler evvel Martin J. Blaser’in bir yazısını okuyordum, orada şöyle demiş “insan evrimleşirken hastalıkları da evrimleşti”, “İnsan ekolojisindeki değişiklikler vücudumuzdaki bakterileri değiştirir”. Hakikaten seneler içerisinde tıp gündemini işgal eden hastalıklar değişim göstermiş. Belki büyük hekim İbn-i Sina bugünkü hastalıkların çoğu hakkında fikir sahibi değildi. O zamanın hastalıkları arasında bu kadar dejeneratif hastalık yoktu çünkü. 

Peki ekolojimizde son zamanlarda ne değişti. Batı tipi beslenme, şehir hayatı, antibiyotiklerin aşırı kullanımı ve ilaç çağı. Hastalıklarımız da değişti. Çünkü artık ismini sıklıkla duyduğumuz, noncommunicable hastalıklar denilen salgın hastalıklar, şeker hastalığı, tansiyon, romatizmal hastalıklar, norodejeneratif hastalıklar endüstrileşmiş toplumların hastalıkları. Şehre taşınanlarda hastalıklar daha sık görünüyor. Kırsal kesim korunmuş ve hastalıkların görülme sıklığı günden güne artıyor. Ne enteresan değil mi? 

Ve 2014 senesinde, biz hekimlerin takip ettiği tıbbi haber sitesi Medscape, tıbbın geleceğini değiştirebilecek 10 yenilikten birinin Fekal Terapi olduğunu iddia etmişti. Barsak floramızın bozulmasının hastalıkla yakın ilişkili olduğunun gösterilmesinin ardından, çağımızın artış trendinde olan hastalıklarının tedavisinde fekal terapinin umut verici olduğunu yazmıştı. Fekal terapi sağlıklı insanın dışkısının, sağlıklı olmayan kişinin barsağına verilmesi diye anlatabileceğim bir tedavi yöntemi. Bence bu da çok enteresan. 

Şimdi benim canım Oğuz Hoca’m hayatta olsaydı neler derdi. Onun yerine ben diyim, sanıyorum gelecekte benim yerime Mervenur diyecek, Ezgi diyecek, Ufuk diyecek. Onlar çok güzel şeyler diyecekler. Şimdi ben diyim, Ne saçma bir yaklaşım yahu! Şarlatanlık resmen. Şaşkınlık değil bu, kafası çalışmamazlık. Kıt aklı ile birşey bilip sonra büyük karar vermek. Biz bunu yapamayız! Ben şöyle ilerleyen tıbbı sevmiyorum. Biz böyle ilişki bulduk, şöyle bir tedavi düşündük, hadi yaptık, ay çok başarılı da ama şöyle yan etkisi varmış arada bu insanlara da şöyle bir zarar oldu. Çok kızıyorum. Bir hekimin aynı zamanda müthiş bir felsefeci olması lazım. Müthiş bir doğa gözlemcisi olması lazım. Bazen Yüzüklerin Efendisi’ndeki antları düşünüyorum. Bizim de karar verirken oturup böyle günlerce düşünmemiz lazım.

Şimdi önce bu tanımı anlamamız için insan tanımına geri dönmemiz lazım. İnsan diye bana öğretilen şey, 46 XX veya 46 XY diyebileceğimiz biricik genetik materyalden yapılma biricik bedenler ve zihinler olduğuydu. Sonra öğrendim ki, bedenimizde kendi genetik materyalimizden yapılma hücrelerden 10 kat daha fazla hücre mikroplara aitmiş. Yani bedenimizin onda biriymiş insan hücreleri. Ve işte bedenimizde bizden daha fazla yer kaplayan o mikroorganizmaların tamamına mikrobiyom deniyor.

İnsan mikrobiyom projesinde, vücudumunda kommensal, simbiyotik ve patojenik olarak yaşamakta olan mikroorganizmaların ekolojik birlikteliği diye tanımlanmıştı mikrobiyata. Peki ekoloji ne demek, karşımıza ikidir çıkıyor. Wikipedia, canlılar ve çevreleri ile ilişkileri diye betimliyor ekolojiyi. Bana şöyle öğretmişlerdi ekolojiyi okulda:

Böyle baktığımda benim aklıma şu sorular geliyor. 

1- İlişki hiyerarşik mi?

2- Tek yönlü mü?

3- Zincirdeki bireyler birbirlerinden bağımsız ele alınabilir mi?

Soruların cevabını size bırakıp şöyle biraz tarih anlatayım. Bize dediler ki “biz çok büyük bir insan genom projesi yapıyoruz. Bu insanlık tarihinin en etkileyici araştırması hatta insanlık tarafından çıkartılan en önemli, en mükemmel harita” (Bill Clinton’un Amerika Başkan’ı olduğu tarihlerde yaptığı bir konuşmadan alıntıladım.).  Beni düşünün, o senelerde bilime inanan meraklı bir çocuktum, büyülenmiştim. Bir an evvel tıp okuyup da insan genomunun mücizevi haritasına bakmalıydım. Ah ne heves ne heyecan! 

Sonra tabi dereceler yapıp filan Hacettepe’de okudum Tıp’ı. En önemli haritayı orada öğrendim, ama çok acayipti. Bizim hocaların melekler gibi uçuşarak heyecanla anlatacağını sanıyordum ama öyle anlatmadılar. Sonra ben Ankara Üniversite’sinde dermatoloji asistanlığı yaparken dedim ki bizim hastalıkları şimdi ben OMIM’den  (İnsan Genom Projesi’nın tıpça ismi) okuyacağım ve anlayacağım hastalığın sırrını. Meğerse hastalığın genetiğini okumak fikir verse de sırrını anlamamıza yaramıyormuş. Tedavi için de bize çok fazla birşey sağlamamış gibi. Zaten bunu sadece ben değil, benden seneler evvel sayın üstat Dawies de düşünmüş ve 2001’de Science’ta şöyle yazmış. İnsan genom projesi hakikaten taçlandırılmayı hakediyor ancak bizim varlığımız binden fazla bakteri türüne bağlı ve bedenlerimizde yaşayan bu bakterilerle sinerjistik aktivitelerimiz anlaşılana kadar, insan biyolojisini anlama çabalarımız yarım kalacaktır.” Ve süreç içerisinde bunu tek söyleyen Dawies değildi. Sesler arttıkça, İnsan Genom Projesinden çok daha büyük bir bütçe ile, 2007’de İnsan Mikrobiyom Projesi, ardından daha da büyük bir bütçe ile İnsan Mikrobiyom Metogenomik Çalışması başlatıldı.

Normal, sağlıklı olduğu düşünülen insanların deri, burun, ağız, vajen ve gastrointestinal mukozalarından örnekler alındı. Bu çalışmalar son sürat devam etmekte iken, biz insan biyolojisini anlama yolunda hakikaten çok çok önemli şeyler öğrendik. 

Neymiş İnsan Mikrobiyomu?

Bakteri, virüs, arkebakteri ve ökaryotlardan oluşur mikrobiyata. Şimdi burada 3 önemli işlevinden bahsedeceğim. İlki metabolik işlevler. Metabolik işlevleri anlamak için önce şu bilgiyi bir hatırlayalım:

  • Lifli gıdalarla beslenmek koroner arter hastalığı ve inme riskini %40-50 azaltır. Kolorektal kanserden ve inflamatuar barsak hastalıklarından korur.

Soru: Lifli gıda nedir?

Cevap: Sebze ve tahıllarda bulunan ve insanlar tarafından sindirilemeyen besin maddeleridir. 

Soru: Sindiremediğimiz besini yiyip de neden hastalıklardan acayip derecede korunuyoruz.

Şimdi biz hekimlerin hastalıklardan bu kadar koruyacak etkili ilaçlarımız yok. Tabi sonra biraz Nature okumaya başlayınca öğrendim ki, lifli gıdalar kalın barsağa erişiyormuş. Orada mikrobiyal elemanlar tarafından parçalanarak kısa zincirli yağ asitlerine parçalanıyormuş. Hatta koca kalın barsağın beslenmesinin tek yolu, lümeni içerisinde bulunan kısa zincirli yağ asitleriymiş. 

O zaman bir de şöyle düşünelim: lifli gıda yemeyenlerde zaten kalın barsağa kadar sindirilerek gelen bir lif yok. Lifli gıda yiyip de bunu parçalayacak mikrobiyal elemanı barsaklarında olmayan insanlarda kalın barsağa parçalanmış lif olan kısa zinciri yağ asitleri gelmiyor. (Bu nedenle her çalışmada lifli gıda yiyenlerde koruyucu etki çıkmıyor).  

Peki kimmiş bu barsaklarında yeterli mikrobiyal eleman olmayanlar? De Flance isimli bir araştırmacı farklı ırklarda anne sütü ile beslenen bebeklere bakmış. Hayatın ilk 2 senesinde barsaklarındaki mikrobiyal elemanlarda ciddi fark bulmamış. Ama katı gıdalara geçtiğinde, batı tipi besinlerle beslenen bebeklerde Escherecia ve Proteus türleri barsakta hakim olmuş ve lifi sindirememeye başlamış bu çocuklar. Dolayısıyla kalın barsaklarındaki kısa zincirli yağ asitleri azalmış. Ama geleneksel tarzda yaşam süren ve öyle beslenen çocuklarda E. rectale, Ruminococcus, bacteroides ve firmiculetes suşları hakim olmuş. Ve bu çocuklar lifleri sindirebilmeye devam etmişler. Ardından yapılan çalışmalar, yerli Afrikalılara bakmış, geleneksel yaşam süren ve kansere Amerika’ya taşınan ırkdaşlarına oranla daha az yakalananlara. Kalın barsaklarındaki kısa zincirli yağ asitleri, Amerika’ya Afrikalılara kıyasla çok daha fazlaymış. 

İşte metabolik işlevi budur mikrobiyatanın. Vücudumuzun en büyük organı olan kalın barsak için lifi sindirip kısa zincirli yağ asiti üretmesi. Üretebilirse kalın barsak aç kalmaz, mutlu olur. Mesut olur. Biz bedenimizle yaşar, hissederiz. Kalın barsağımız mutluysa biz de mutlu oluruz. Peki mutlu olmazsa ne olur? Yani mikrobiyata bozuksa, lifi sindiremiyor ve kalın barsak aç kalıyorsa ne olur? O zaman işte kalın barsak sürekli aç olduğunu söyleyen sinyaller salar. Bunlar IL 6, TNF alfa, IL 1 filan gibi proinflamatuar sitokinlerdir. Yani iltihaplanma ile ilgili sinyaller. Yangı sinyalleri. Yangı ne demek? Alev alev yanmak demek. Bedenimizde bir yerde bu sinyaller ne zaman salgılanır? Mesela grip olduğumuzda. Kendimizi halsiz, yorgun, isteksiz hissederiz, kaslarımız ağrır. Ama gripte bunlar bir hafta yüksek kalır vücutta. Kalın barsak açken bunlar uzunca bir süre, griptekinden daha alçak bir seviyede yüksek kalır. O nedenle kendimizi yorgun, halsiz, isteksiz hissederiz. Sonra bu yangı sinyalleri zamanla en çok etki ettiği yerdeki kanser öncüsü genlerin açılmasına sebep olur. İşte bu nedenle en sık rastlanan kanser türü kalın barsak kanseridir. Şimdi anlatabildim mi sevgili Martin J. Blaser’in, ekoloji değiştikçe insanın hastalıkları da değişir diye söylediğinde benim ne anladığımı.

Şimdi gelelim immün sistem eğitimine,

İnsan bedeni içerisinde kendi hücrelerinden daha fazla mikroorganizma hücresi taşıyor diye bahsetmiştim değil mi? Bu mikroorganizmaları bizim bağışıklık sistemimiz düşman ilan etmemiş ki savaşmıyor onlarla. Hatta faydalanıyor. Bizim için sindirim işi gibi, metabolik işler gibi önemli işler yapıyor mikrobiyata. Biz onlara ortam sağlamak için vücudumuzda boşluklar yapmışız. Onlar da bizim bedenlerimizi işgal edip hakimiyet kurmaya çalışmıyor. Karşılıklı bir anlaşma var ortada. Bu anlaşma doğumdan ölüme devam ediyor. Hatta immün sistemin eğitilmesi bu mikrobiyata sayesinde oluyor. 

Bunu daha iyi anlayabilmek için hiç mikroorganizmanın olmadığı bir otamda doğup büyüyen hayvanlara bakalım. Bu hayvanlarda bağışıklık sistemi gelişemiyor. Öyle bozuk oluyor ki, doğumsal bağışıklık yetmezliklerine benziyor durum. Bir de deneysel olarak doğduktan sonra antibiyotik aşırı kullanımına maruz kalınan hayvanlara bakılmış. Bu antibiyotikler vücuttaki mikroorganizmaları (yani mikrobiyata elemanlarını) öldürür, tabi aşırı miktarda kullanılınca daha belirgin bir tahribat oluşuyor. Bu hayvanlarda da benzer olarak önemli bağışıklık sistemi bozuklukları görülmüş. O nedenle Jain ve arkadaşları, 2014’te sağlığımızın oluşabilmesi için en önemli olan şeyin biyoçeşitlilik olduğunu iddia etmişler. Bunu söylerken bedenlerimizdeki immün çeşitlilikten bahsediyorlar. Mikroorganizmaların çeşitliliğinden. Bağışıklık sistemimizin eşsiz işlevlerini doğru bir şekilde yapabilmesi için, doğru mikrobiyata ile karşılaşması ve onunla büyümesi lazım çünkü. Çok yaşa sayın Jain, önünde saygıyla eğiliyorum. Çünkü temel doğa kanunudur biyoçeşitlilik. Ben doğaya baktığımda düşünürüm neden Allah bir maymun bir çiçek bir inek yaratmamış diye. Öyle güzel, öyle hayranlık uyandırıcıdır ki doğa. Binbir çeşidi ile. İşte aynı doğadaki gibi, bizim bedenlerimiz de binbirçeşit oldukça sağlıklanıyor, afiyetleniyor. Yaşasın biyoçeşitlilik!

Bağışıklık sistemi üzerine oldukça karmaşık etkileri var. Ama ben kolay birkaç örnek vermek istiyorum. Mesela, tarım toplumu olan bizler, binyıllardır büyükbaş hayvanlarla bir arada yaşamışız o nedenle büyükbaş hayvanlardan bizim bünyemize geçen, bünyemizde yaşayan L. acidophilus, barsaklarımıza enterovirulan yani hastalık yapıcı mikropların yayılmasını engelliyor. Mesela kulağımızda mikrobiyatanın bir elemanı olarak yaşayan Pseudomonas pyosiyanin gibi bazı maddeler sentezleyerek, kulakta mantar oluşumunu engelliyor. Yani sadece bağışıklık sistemini geliştirmekle kalmıyor aynı zamanda ona destek de oluyor.

Bu noktada biraz mutfağa girelim. Aynı şeyi ben de mutfakta yapıyorum. Mesela bir turşu yapacağım değil mi? Lahana turşusu. Burada amaç lahanamı sağlıklı mayalar ve bakterilerle çevrelemek. Böylece çürüme yapacak yani lahanamı bozacak hasta edecek mikropların gelmesini engellerim. Nasıl yaparım bunu. Ortam hazırlarım. Tuzlu ve asidik(asetik asit istersem sirke, laktik asit istersem süzme kefir altı suyu, sitrik asit istersem limon suyu ile asidik yaparım) bir ortam, çünkü tuz ve asit çürüme yapacak mikropların ortama gelmesini engeller. Bir de mantar gelsin ve lahanamı işgal edip aflatoksin üretsin istemem tabi. O zaman da içerisine sülfür eklerim. yani sarımsak. Sonra da bu ortamda yaşayabilecek, egemenlik kuracak mikroorganizmayı eklerim. O mikroorganizma aynen L. acidhophilus gibi egemen olur ve çürüme bakterilerinin orada olmasına izin vermez. Nereden ekliyorum onu, nohut katıyorum ya turşuma, nohutun dış kısmında yaşıyor mikroorganizmalar. 

Beden de aynı şeyi yapıyor, barsaklarda tuzlu ve asidik bir ortam hazırlıyor, oraya sekrete ediyor hipoklorik asit veya yerine göre safra asidi. Aynı her asitte kurulan mayanın farklı olması gibi, bu asitlerde de yaşayabilecek sağlıklı mikroorganizmalar ayrı. Sonra Geniş yüzeyi ile oraya yerleşecek bakteriler için ortam hazırlıyor. 9 metre barsağın işi, işlevi mikroorganizmalara ev sahipliği yapmak. Bizim dışarıda turşu kurarak yaptığımız şey sindirimi vücuda girmeden başlatmak oluyor. Sonra içeride de devam ediyor. Zaten bizim sindirim yapabilecek enzimlerimiz çok çok az. Yani Marul ve soğanı mesela sindirebilecek hemen hemen hiç enzimimiz yok. Ama en çok yemeyi sevdiğimiz şeylerden değil midir? Bunları sindirebilmek için Bacteroides suşlarının barsağımızda olması gerekiyor. 

Aramızda marul soğan yediğinde hazımsızlık yaşayan var mı? Hayırlı olsun kötü haberiniz, barsağınızda yeterli Bacteroides yok. Sindiremiyorsunuz. Ama sindirseniz iyi olur, kalın barsak aç kalacak. Nereden alacaksınız bacteroidesi, turşudan, turşu suyundan. Yani dışarıda başlayan fermentasyon içinizde devam edecek. Bir de taze meyve ve sebzenin kabuğundan bulacaksınız. Kabuklardaki mikrobiyata gelip barsaklarınıza yerleşip kök salacak. 

Eskiden koruyucu yokmuş, katkı maddesi yokmuş. Biz bol bol taze sebze meyve yiyormuşuz.Veya fermente edip tüketiyormuşuz. Fermentasyon çok kadim bir sanattır. Böylece sürekli olarak dışarıdan mikrobiyata transferi yapıyormuuz barsaklara.

Barsaklar bu nedenle sindirim yapmıyor. Sindirim için boşluk hazılrıyor. Boşluk ve tuz ve asit. Mayalarla sindirilecekleri bir sürekli dışarıdan alıyoruz.

Ama düşünün böyle önemli bir ortama koruyucu madde ekliyorsunuz, zehirli gıda atıyorsunuz, antibiyotik atıyorsunuz. Mikrobiyatanızı mahvediyorsunuz. Yapmayıni yapmayalım. Sağlık ve afiyette olalım. 

Mikrobiyata peki sadece sindirir mi? Aynı zamanda sentezler, misal B kompleks vitaminleri ve K vitamini mikrobiyata tarafından sentezlenir. Hazır olarak alındığında emileceği yere gelene kadar parçalanır. Parçalanmasa bile ancak barsak duvarına yapışık mikroorganizmalar yani mikrobiyata elemanı tarafından sentezlenirse emilebiliyor. Aferim mikrobiyataya. Ama çoğumuzda bozuk, öyle bozuk ki, o kadar eminiz ki her yeni doğana K vitamini yapıyoruz. Öyle eminiz ki her hamileye vitamin takviyesi yazıyoruz. Eskiden beri insanlar gebe kalıp doğum yapıyorlarmış, yoksa bugün varolamazdık. O zamanlar yani belki bir zamanlar daha sağlıklıymış mikrobiyatamız.

Çiftçilik ile alakası da işte burada başlıyor. Uzun senelerdir bitkilerimin köklerinin etrafını çevrelesin diye etken mikroorganizma hazırlıyorum. Evdeki artık bitkilerle bir tür sirke ya da turşu gibi birşey. Suyunu süzüyorum, mis gibi kokuyor portakal ve limon kabuklarından yaptığım. Önce yerleri siliyorum sonra çiçeklerime döküyorum bu suyu. Böylece evim çok güzel kokuyor ve tüm komşularım benim her daim çiçek açan benim kadar coşkulu çiçeklerimi kıskanıyorlar:) Posasını bahçede domates veya lahana dikeceğim yerlerin dibine gömüyorum, sulama suyuna da tabi süzdüğüm karışımdan ekliyorum. Eğer bitkilerimin köklerine bu mikroorganizma bombasından koyarsam kökleri bu mikrobiyata ile çevreleniyor. O zaman toprağın içerisindeki besinleri daha iyi emebiliyor, daha güzel gelişiyor ve dökmediklerime kıyasla çok daha gösterişli oluyorlar. Sadece karalahanalarım değil, orkidelerim de bu sebeple her daim bu kadar keyifli ve domateslerim enfes. İşte barsaklarımızda da aynı şey oluyor. Eğer mikrobiyata varsa barsak duvarında, içeri alınan toprak (yediklerimize toprak diyelim) ile ilişkiler daha sapasağlam kuruluyor ve demir mesela, iyot, magnezyum ve molibden mesela daha iyi emiliyor. Mikrobiyatası sağlam olan kişilerin dişleri, tırnakları, saçları ve derisi ışıl ışıl parıldıyor. Aynı benim güzel bitkilerim gibi. Çok başka değil yani beden. Bu doğanın bir parçası. 

İşte demem o ki, doğada hiçbirşeyde hiyerarşi yoktur. Mikrop dediğiniz, gözünüzün görmediği o şey, sizin kalın barsağınızın aç kalmasına neden olur. Keyfinizi çalar. Siz toprağa zehir atarsınız, yok ilişki tek yönlü değildir, o zehir gelir sizin barsaklarınıza girer, yaptığı milyon kötülükten biri mikrobiyatanızı öldürmek olur. Sizi gene örseler. Ve bu karmaşık ekolojik ilişkiler ağının içerisindeki herhangi bir şeyi tek başına inceleyemezsiniz. Bizim biyolojimizin gizemi karşılıklı karmaşık ağımızda yatıyor. 

Bunun üzerine üstat Fukuoka’yı anmak istiyorum. (Masanobu Fukuoka, gelmiş geçmiş en büyük bilim felsefecisidir) Şöyle demiş: “İnsan doğa denen bu kocaman çuvala dalar, neyi eline geçirirse evirir, çevirir, inceler ve kendine her birin ne olduğunu, nasıl işlediğini sorar; sonra da doğanın hangi işlevlere hizmet ettiği konusunda kendi sonuçlarını çıkarır.”

Sonra şunu ekler, işte esas can alıcı nokta bu: “Fakat gözlemleri ve akıl yürütmesi ne kadar özenli olursa olsun yine de her bir yorum ağır hatalara yol açma riski taşımaktadır.” 

Bu çok doğru. Fazlasıyla doğru. Demiştim ya, biz böyle düşündük deney yaptık olmadı ya hata yapmışız. Bu her noktasında tartışılır ama mesele insan bedeni olduğunda tartışılmaz bence. O nedenle fekal transplant gibi saçma bulduğum birşeyi hadi biz bunu bir düşündük yapalım olmaz. Yapacaksan bakacaksın eskiden beri bu mikrobiyatayı biz nasıl bulup yiyormuşuz içimizde yaşamı çoğaltıyormuşuz diye. Biyoçeşitliliğe saygı duyacaksın. Doğaya hükmetmeye çalışan şımarık ama kafasız çocuk olmayacaksın. Şüpheci ama bilge olacaksın. Yoksa adını tıp tarihinin utanç listesine eklersin. 

Bugün anlatacaklarım işte bu kadarcık. Daha başka bir zaman geçirgen barsaktan bahsederim. Amerika’nın keşfinden, atopik ekzemadan. Yediklerimizle değişen ruh halimizden. Yaban mayasını bulmak için doğaya çıkışımızdan da bahsederim elbet. Bugünlük bu kadar. 

Gene çok sevgili sloganım ile bitireceğim, ne yersen O’sun! 

Bir de teşekkürler Mervenur, ne iyi oldu da sayende seneler sonra mikrobiyom hakkında yazmam!

Magical Storytelling’ten bir hikaye

Haftasonu itibari ile hikaye anlatıcılığı ve sembol dili atölyesine devam etmeye başladım. Dinamik bir ekibimiz var, meraklıyız. Eğitmenlerimiz çok iyi.

Orada tanışma-ısınma etkinliklerinde herkes bir kart çekti, konuşma kartlarından. Kartı çeken bir arkadaşa şöyle birşey çıkmıştı: Çok sevdiğin bir ünlü senin yanına gelecek ama ona dokunduğun anda pudinge dönüşecek. Ne yapardın? O arkadaş şöyle cevap verdi. “Olur valla, çok isterim. Pudinge de dönüşürse bir güzel yerim.”

O an da tedirgin olmuştum ama sonraki günler bu yazı aklıma geldikçe çok kötü oldum. Ağladım bile. Çünkü şöyle düşündüm:

Çok sevdiğiniz biri var. Bırakın ünlü olmasın ama çok sevimli, tatlı, şirin biri olsun. Siz onu öyle çok seviyorsunuz ki, bir an yanınızda bulunacağı düşüncesi bile içinizi kıpırdatıyor. Mesela o insanı düşündüğünüzde hayatınıza bir renk geliyor. Dünya gri olmuyor artık, gelecek umut doluyor çünkü o insan geleceğin umududur sizin için. Kendisi rengarenktir, o renk sizin gözlerinizi, kalbinizi, bedeninizi ateşler.

Ama kartta diyor ki, dokunmayacaksın yoksa pudinge döner. Sahip olamazsınız o sevdiğinize diye anlıyorum ben bunu. Sahip olmaya kalkıştığında artık o olmayacak. Çok korkunç değil mi?

Sevdiklerimize sahip olmaya kalkışmak bizim en temel dürtümüzdür oysa. Bir çiçek gördüğümüzde hemen koparmak isteriz.

Mesela çiçeği koparmışsınız, belki dakikalarınız belki de günleriniz var. Sonra o çiçek artık ölecek. O ölürken sizin dünyanızın rengarenkliği, neşesi, yüreğinizdeki, karnınızdaki o kıpırtılar, kelebekler ne olacak? Ne olacak? Hayat gene o kadar aydınlık olacak mı acaba? Renkler bir daha parlayacak mı sizin dünyanızda? Belki de, o korkunç, gözlerinde ışık, bedenlerinde neşe olmayan, yaşarken ölmüş insanlardan birine dönüşeceksiniz.

Nasıl nefes alabilirsiniz?

Pudinge dönerse afiyetle yer miyim? Galiba tam da şu an yaptığım gibi oturup pudingimin başında ağlarım. Allah’a dualar ederim sevdiğim geri gelsin diye. Söz dokunmayacağım.

İşte insan tam da bu nedenle, tahakküm hırsı nedeni ile Cennet’ten düşmüş. Kimseye kızmaya, ayıplamaya gerek yok. Havva anamız ve Adem babamızın yaptıkları her birimizin yazgısı. Kaderi.

Sevmek çok o kadar büyük bir laf değil bence. İnsan, kocaman aklından daha kocaman bedeni ile sevebiliyor kocaman kocaman. Nasıl olup seviyor bilemem. Ne zaman sevda kalbinizin o kadar derinlerine, bedeninizin her yerine yayılıyor bilemem. Daha evvel bir konuşmamda demiştim. Sevda yaşam gibi, değişir, dönüşür, çoğalır diye. Dizgin vuramaz, kontrol edemezsiniz; yaşamı edemediğiniz gibi. Hem öyle tatlıdır ki sevda, sizin her yerinizi kaplamaktayken keyif verir, çok keyif verir. Nasıl ki, bedeniniz kesildiğinde canınız acır bedeninizin kendine sevdasından. Sevdiğimizi yitirmenin acısı da işte belki daha bile fazla, çok acıdır.

Hayat mucizelerle doludur denir her zaman. Bazen bir hekim olarak inanmadan söylerim bu lafı, çok şaşırırım sonra olanlara, şükrederim. Yazgımız her birimizi aydınlık , sevgi dolu, şaşkınlıkla şükredeceğimiz günlere eriştirsin!

Neslican Tay’ın ardından,

Bu hafta çok güzel bir insanı uğurladık. Huzur ve mutluluk içindedir umarım. Biz geride kalanlara derin acılarımız için sabır diliyorum.

Bu güzel kız beni, benim gibi milyonlarca kişiyi çok etkiledi. Yüreklerimize dokundu. Sevgimizi kazandı. Bana hekimliği, hastanedeki yaklaşımlarımızı ve ölüm sürecini yeniden, yeni bir bakış açısı ile düşündürdü.

Kayıplarımız için yüreğim yanarken ilk hissettiklerimden biri öfke oluyor. Çünkü haktır bu güzel kızın, güzel bir ömür sürmesi. Haktır! Bir hekim olarak çok, çok öfkeleniyorum!

Ölüm, bu dünyada, yaşam kadar gerçek birşey. Yaşamı nasıl kucak açıp kabulleniyoruz, bizi cezbediyor karşımızda dönüşüp değişmesi! Ölüm, üstüne düşünmeyi seçmediğimizden, bizi ürkütüyor. Ama bir gerçek, sadece bilinmezlerle dolu. Neslican’ın dediği gibi, hiçbirimiz bilmiyoruz ne kadar vaktimizin kaldığını.

Huzur içinde uğurlamak istiyorum Neslican’ı ama kalbim elvermiyor. Bu güzel kızın, canının böyle acıdığının hikayesini dinlerken elvermediği gibi. Kızıyorum. Çok kızıyorum, neden hastalık var?

“Kanser nasıl olur da benim nefesini kesecek kadar bedenime zarar verir” diye soruyor.

Ben bu noktadan sonra bir hekim olarak değil; yüreği acıyan, gözleri öfke ve hüsranla dolan bir insan olarak yazıyorum. O aşırı çoğalıp bedene zarar veren birkaç hücre, zarar verdiği organizma ile aynı genetik materyali taşıyor. Hani gen bencildi? Bize öyle öğretildiydi? Neden beden kendi ile savaşır?

Etyopatogenez kısmında senelerce okuduğum bir sürü DNA tamir mekanizma hasarları, sitokinler falan var. Bunlar ben neden hasta oldum, Neslican neden hasta oldu sorusuna cevap değil maalesef. Neden?

Kanser her çağda, aynı sıklıkla belli insanların başına gelse, belli bir yüzdede mesela, o zaman anlarım. O zaman bu mekanizmalar bana birşey ifade eder. Ama Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Hastalık Kontrol Komitesi (CDC) her sene, Dünya’daki hızla artan salgın hastalıklar konusunda biz hekimlere bülten gönderiyor. Bu salgın hastalıkları halihazırda önleyemiyoruz. Eski zamanların veba, verem mikroplarının yayılması ve hızla artması gibi, çağımızda bu hastalıklar gittikçe artıyor. Bu artış, nüfus artışı ile beklenen artıştan kat be kat fazla. Bulaşıcı değiller ama nasıl böyle salgın yapıyorlar? Bildiğimiz mekanizmalar bize bu soruların yanıtını vermiyor.

Ben bunu anlamak için uzunca bir süredir veritabanları taramaktayım. Araştırmam bana şöyle bir şey gösterdi:

Modern çağın başlaması ile birlikte, aslında pek çok hastalığa çare bulduğumuzu zannetmeyken, başka birçok çözümsüz hastalıklar ayyuka çıktı. Popülasyonda kronik hastalığı olan bireyler gittikçe arttı ve kronk hastalıkların başlama yaşı gittikçe daha erkene çekilmekte.

Biraz daha geçmişe gidip baktığımızda, insanlık olarak yaptığımız tercihlerin bizi bir bütün olarak etkilediğini görmekteyiz. Tarım ve hayvancılığa geçişimizle yakınlaştığımız hayvanların ve bitkilerin mikroorganizmaları bizlerin deri, akciğer ve barsaklarını kaplamış. Bilir misiniz bu nedenle bedenimizde şu an veba, tifo ve zatürre mikroplarını hasta olmaksızın taşımaktayız. Mesela Amerika’ya Avrupa-Asyalıların gitmesi ile, koca Amerika kıtası yerlileri, yerleşik hayata geçmemiş bu insanlar kıtasal olarak salgın hastalıklara yakalanmış. Sadece iki farklı yaşam tarzında insan grubunun karşılaşması ile. Avrupa-Asyalıların bedenlerinde taşıdığı ama onlarda hastalık yapmayan o mikroplar, Amerika yerlilerinin handiyse tamamını hasta etmiş. Onlar hastalıktan kırılmakta iken, Avrupalılar Amerika kıtasına hakim olmuşlar.

Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü bugünlerde bizim de yeni keşfettiğimiz ormanda yaşayan insan kabilelerini ziyaret etmemize izin vermiyor. Duymuşsunuzdur, orman kabilelerine ulaşmaya çalışan bir misyoner vuruldu. Çünkü o misyoneri hasta etmeyen ama vücudunda yaşayan mikroplar, tarım-hayvancılık yapmamış orman kabilesi insanlarında ölümcül salgın hastalıklara neden olup o kabileyi toptan öldürebilir.

Yani biz adapte oluyoruz ve mutluca yaşıyoruz dünyamızda ama adaptasyon süreçleri çok hızlı gerçekleşmiyor. Mesela, kuzey insanları açık tenli, adapte olmuş az güneşli ortamda yaşamaya, ama 1800’lü yıllardan beri Avusturalya’da yaşamaya başlamışlar, hala aborjinler gibi kararamamışlar (aslında halen kuzeye yakışan açık ten renklerini taşımaktalar) ve en ölümcül deri kanseri bu nedenle en sık ve en erken yaşta Avusturalya’da yaşayan açık tenli insanlarda görülüyor. Çok şükür ki bolca güneş kremi ve erken tanı yöntemleri ile hastalığı epeyce kontrol altında tutabiliyoruz.

Peki modern çağ ile ne olmuş? Antibiyotikleri keşfetmişiz mesela, önce çok sevinmişiz. Hep kullanmışız. Hatta ilkin okumuş insanlar kullanmayı tercih etmişler bu nedenle okumuş insanlarda alerji ve multiple skleroz gibi bazı hastalıklar daha çok görülüyor.

Antibiyotikleri o kadar sevmişiz ki, hayvan yemlerine katmışız, hayvanlar yemiş, biz hayvanları yemişiz. O vücudumuzda, derimizde, akciğerlerimizde ve barsaklarımızda yaşayan mikroplar bu antibiyotiklerden ok etkilenmişler, değişmişler. Biz daha evvel beslendiğimiz gibi de beslenmemişiz. Probiyotik besin saklama yöntemlerini bırakıp, katkı maddeli besin saklama yöntemlerine geçmişiz, bolca zehir kullanmışız tarımda. Bu da yetmezmiş gibi, yaşadığımız güzel dünyamızı da epeyce zehirleyip, dengesini ve düzenini bozmuşuz. Meğer barsaklarımızda, akciğer ve derimizde yaşayan mikroplar bizim sağlığımızın en esaslı savunucuları imiş. Öyle ki, onlar olmadan bizim bağışıklık sistemimiz gelişemiyormuş. Öyle ki, onlar doğru mikroplar değilse bağışıklık sistemimiz kendi işini düzgün yapamıyormuş. Meğer Dünyamız zehirlendikçe biz de zehirleniyormuşuz, biricik bedenimiz hastalıklara yatkın hale geliyormuş.

Hadi bunları yaptık ya da bizden öncekiler yaptı, yaptılar da hemen öldüler mi? Dedem mesela, tanıdığım en iyi içicilerden biridir, 90 yaşına kadar paşa paşa yaşadı. Elinden gelse Dünya’da daha da büyük yıkım yapardı, kendi söylemişti bana çünkü, “Ben kötü bir insanım, bu odada beni ziyarete gelen şu akrabalara bir bak, benim hepsine bir kötülüğüm dokunmuştur” diye. O uzun ve görece sıhhatli bir hayat sürdü son günlerine kadar.

Ama bizden evvelki nesillerin yaptıkları onlarla kalmıyor. Sonraki nesillere, daha da kirlenmiş dünya dışında bir de kendi epigenetik olarak değişmiş genlerini aktarıyorlar.

Bir zamanlar, genlerin değişmez olduğuna inanırdık. Şimdilerde epigenetik bize şunu söylüyor. Örneğin kansere yatkınlık geni; bir güzel paketlenip sıkı sıkıya kapatılmışken, sağlıksız yaşam koşulları nedeni ile o genin paketleri çözülüyor ve bünyede kanser hücreleri meydana geliyor. Tabi bağışıklık sistemi akıllı, bu hücreleri tanıyıp yok edebiliyor. Her birimizin bedenlerinde her gün kanser hücreleri oluşuyor ve bağışıklık sistemi hücreleri bunları tanıyıp yok ediyor. Normalde diyelim bir günde 10 tane kanser hücrei oluşuyor, epigenetik olarak o paketler açıldığında 200 tane kanser hücresi oluyor, o bünye bunu tanıyıp yok ediyor kanser olmuyor. Yani bahsettiğimiz zat 10 yaşında 10 kanser hücresini yok etmiş 30 yaşında 200 taneyi falan derken kanser olmadan sağlıklıca yaşayıp göçüyor. Ama onun evladı 10 yaşındayken 200 kanser hücresi üreterek başlıyor, daha kirli bir dünyada başlıyor, belki annesinin karnındayken başka toksinlere de maruz kalıyor haydi bonus.

Yani dedem kendine böyle bir hayat kurup gayet de güzel yaşamış ama bedenine verdiği zararı kendinden sonraki nesillere, ben de dahil aktarmış. Başka birinin dedesi, havayı zehirlemiş, başka birinin dedesi Çernobil’e yol açan felaketler dizisinde sorumluymuş. Başka birinin dedesi gıdalarımızı ve toprağımızı zehirlemiş. İşte tam da bu nedenle, çağımızda hastalıklar gittikçe daha erken yaşta görülmeye başladı.

Biz birbirimize bağlıyız. Dünyamız hastalandıkça, birbirimize böyle sıkı bağlı olduğumuzdan içimizden birileri de hastalanıyor. Kuşlar, böcekler, ağaçlar hastalanıyor. Neslican gibi güzel insanlar hastalanıyor. Acaba, aramızdaki en güzel yürekliler mi hastalanıyor diye düşünüyorum bazen. Güzel insanlar, iyi yürekler…

Neslican diyor ya, ben ailenin en sağlıklı çocuğuydum diye.

Kafam, yüreğim darmadağın oluyor. Şimdi diyin bana, ben kime kızayım!

Sen huzur içinde uyu Neslican, Dünya’mıza kocaman güzellikler kattın. Birileri, birimiz, hepimiz, yüreği yananlar, kalkıp bu güzel bedenlerin hasta olmasına dur demeliyiz. Bu ciğer ister, biz ciğerli olalım ki, senin gibi güzellerin ciğeri sağlam kalsın. Kalkalım, Dünya’mızın zehirlenmesine bir dur diyelim. Çünkü neden, neden bu hastalıklar senin gibi güzel, narin, nadir bedenleri buluyor? Bulmasın bir daha. Canım benim, huzurla uyu, huzur bul, hiç acımasın artık canın, yaşam kadar, yaşamından sonra da umutlu olmaya, mutlu olmaya devam et. Bizim içimiz yansın, acısın, özlemden, özlemekten! Sen Toprak ana’nın bağrında, merhametle, Rahmet’le uyu…